Kucuk kiz annesine sormus: 'Bana uc kelimelik bir korku hikayesi anlatir misin?'
Annesi hemen cevap vermis: 'AFFECT MISATTRIBUTION PARADIGM'
Yazarken bile tuylerim diken diken oldu.
Bu flashback experience icin Caglacigima opucukler.
Sosyal psikolog olmak üzere kendilerini Amsterdam'da bulmuş iki kadının maceracıkları
30 Mayıs 2018 Çarşamba
9 Mayıs 2018 Çarşamba
bir telefon görüşmesi
hikaye king's day ile başlıyor. king's day'i belki bilirsiniz. hollanda'da 27 nisan dolaylarında kralın doğumgününü kutlama bahanesiyle herkesin sokaklarda içip sıçıp kanallarda bot turuna çıktığı bir tatil günü. amsterdam'ın batısında yaşıyorsanız bu özel günde sokakta mangalda köfte ekmek satın alabilirsiniz.
hikayeye dönelim.
sık sık konuştuğum yabancı bir arkadaşım king's day'de arkadaşının botuyla şöyle bir gezmeye çıkıyor, gaza geliyor, ve bana gelip diyor ki ben de bot istiyorum (burada bir parantez açıp bu botun ayakkabı olan bot olmadığının altını çizmek isterim zira bu hikayeyi kime anlatsam ayakkabı sandılar ve bir şey demediler). ben de belirli konularda sürekli gaza gelip sonra harekete geçmediğim için arkadaşımı da kendim gibi biliyor ve evet güzel olur falan diye geçiştiriyorum.
aradan bir hafta geçiyor, ben ofiste projelerimle boğuşurken arkadaşım yazıyor. ikinci el satılık bot ilanı gördüm ama satan adam türk, ben konuşurum ama belki seni ararım adamla sen türkçe konuşursun olur mu diye bana soruyor. olur diyorum. sonuçta botlar ve tekneler hakkında bir bilgiye sahip olmasam da arkadaşlık zor zamanlarda destek olmayı gerektirir ve bu durum yardımımı gerektiren bir duruma benziyor. bir saate ararım diyor ve arıyor. tekneyle alakalı bir kaç sorusunu bana söylüyor, ben daha bu soruların üzerinden geçemeden arkadaşım telefonu bir anda adama veriyor.
arkadaşlar ben 3 yıldır türkçe'ye sadece türkçe rap üzerinden maruz kalıyorum ve gelenekselleşmiş türk konuşmalarından oldukça uzağım. konuya nasıl gireceğimi bilemediğimden ötürü adama merhaba nasılsınız arkadaşım botunuzla ilgileniyormuş falan diyorum. adam başlıyor neden sattığını anlatmaya. kolunu kırdığından, bir daha tekneyi kullanamayacağından, bir sonraki ameliyat tarihine kadar detaylar verdikten sonra nereli olduğumu soruyor ve ankaralı olduğumu öğrenince farabi falan çok güzeldir oralar ben de ankaralıyım diyor. ben bu süreçte bütün focus'umu yitiriyorum. hemşehri muhabbetlerinin nasıl kapatıldığını ve nasıl sürdürüldüğünü belleğimden tamamen çıkarmışım. sonra adam yine tekne konusuna dönüp; tekne biraz kirli tabi aylardır kullanılmadı temizlenmesi lazım, artık sen de yardım edersin diyor. adamın monoloğunu bozmamak adına hı hı evet tabi ederim deyip adamın cinsiyetçiliğini pekiştiriyorum. ben sormam gerekenleri soramadan adam oldu biz her şeyi hallettik ben şimdi belgeleri alıp geleceğim sonra fotoğraf çekileceğiz hatta şimdi daç söyleyeyim arkadaşların da anlasın diyip telefonda daça dönüyor ve gereken belgeleri sayıyor. ben A1 seviye daçımla tabi ki adamı anlamıyorum ama adama da söyleyemiyorum. bu sırada süpervizörüm yemeğe inmiş, beni görüp selam veriyor. ben bir anda out of body experience ile ne yaptığımı ve nerede olduğumu sorgulamaya başlıyorum.
adam gerekli belgeleri saydıktan hemen sonra telefonu geri arkadaşıma veriyor. ben fonksiyonsuzluğumla üzgün bir şekilde "dediklerini soramadım ama.. bir anda şey oldu" diyorum. tamam çok sağol biz şimdi alcaz bunu botum olcak falan diyip kapatıyor.
ben geri yukarı çıkıyorum, neler yaşandığını algılayamadan projelerime dönüyorum.
telefon görüşmesi sırasında ben
hikayeye dönelim.
sık sık konuştuğum yabancı bir arkadaşım king's day'de arkadaşının botuyla şöyle bir gezmeye çıkıyor, gaza geliyor, ve bana gelip diyor ki ben de bot istiyorum (burada bir parantez açıp bu botun ayakkabı olan bot olmadığının altını çizmek isterim zira bu hikayeyi kime anlatsam ayakkabı sandılar ve bir şey demediler). ben de belirli konularda sürekli gaza gelip sonra harekete geçmediğim için arkadaşımı da kendim gibi biliyor ve evet güzel olur falan diye geçiştiriyorum.
aradan bir hafta geçiyor, ben ofiste projelerimle boğuşurken arkadaşım yazıyor. ikinci el satılık bot ilanı gördüm ama satan adam türk, ben konuşurum ama belki seni ararım adamla sen türkçe konuşursun olur mu diye bana soruyor. olur diyorum. sonuçta botlar ve tekneler hakkında bir bilgiye sahip olmasam da arkadaşlık zor zamanlarda destek olmayı gerektirir ve bu durum yardımımı gerektiren bir duruma benziyor. bir saate ararım diyor ve arıyor. tekneyle alakalı bir kaç sorusunu bana söylüyor, ben daha bu soruların üzerinden geçemeden arkadaşım telefonu bir anda adama veriyor.
arkadaşlar ben 3 yıldır türkçe'ye sadece türkçe rap üzerinden maruz kalıyorum ve gelenekselleşmiş türk konuşmalarından oldukça uzağım. konuya nasıl gireceğimi bilemediğimden ötürü adama merhaba nasılsınız arkadaşım botunuzla ilgileniyormuş falan diyorum. adam başlıyor neden sattığını anlatmaya. kolunu kırdığından, bir daha tekneyi kullanamayacağından, bir sonraki ameliyat tarihine kadar detaylar verdikten sonra nereli olduğumu soruyor ve ankaralı olduğumu öğrenince farabi falan çok güzeldir oralar ben de ankaralıyım diyor. ben bu süreçte bütün focus'umu yitiriyorum. hemşehri muhabbetlerinin nasıl kapatıldığını ve nasıl sürdürüldüğünü belleğimden tamamen çıkarmışım. sonra adam yine tekne konusuna dönüp; tekne biraz kirli tabi aylardır kullanılmadı temizlenmesi lazım, artık sen de yardım edersin diyor. adamın monoloğunu bozmamak adına hı hı evet tabi ederim deyip adamın cinsiyetçiliğini pekiştiriyorum. ben sormam gerekenleri soramadan adam oldu biz her şeyi hallettik ben şimdi belgeleri alıp geleceğim sonra fotoğraf çekileceğiz hatta şimdi daç söyleyeyim arkadaşların da anlasın diyip telefonda daça dönüyor ve gereken belgeleri sayıyor. ben A1 seviye daçımla tabi ki adamı anlamıyorum ama adama da söyleyemiyorum. bu sırada süpervizörüm yemeğe inmiş, beni görüp selam veriyor. ben bir anda out of body experience ile ne yaptığımı ve nerede olduğumu sorgulamaya başlıyorum.
adam gerekli belgeleri saydıktan hemen sonra telefonu geri arkadaşıma veriyor. ben fonksiyonsuzluğumla üzgün bir şekilde "dediklerini soramadım ama.. bir anda şey oldu" diyorum. tamam çok sağol biz şimdi alcaz bunu botum olcak falan diyip kapatıyor.
ben geri yukarı çıkıyorum, neler yaşandığını algılayamadan projelerime dönüyorum.
telefon görüşmesi sırasında ben
5 Mayıs 2018 Cumartesi
tek kişilik çıplaklar kampı
havaların 20 dereceyi aşmasıyla piknik planları belirmeye başlıyor.
türkiye backgroundlu insanlar olarak biz de çantamızda baget ekmek ve köftelerle sloterpark'ta mangal yakacak bir yer arıyoruz ki bu sırada selvi boylu sarışın ve karizmatik gözlükleriyle bir dutch beyi karşıdan bizi görüp usulca yanımıza yanaşıyor. beach nerede biliyor musunuz diyor. biz de beach'in yanından yeni geçmişiz (arkadaşlar amsterdam'da ne beach'i allahaşkına, gölün yanına 30 kilo kumu yığmışlar, çocuklar gölde çimiyor. minik bir halk plajı edası). biz beach'in ne tarafta olduğunu tarif ediyoruz ve çocuk kalabalık olup olmadığını soruyor. akademik insanlar olarak 1-10 Likert scale üzerinde 6 kalabalıklığında olduğunu söylüyoruz. daha sonrasında biz merak etmememize rağmen çocuk neden plajın kalabalık olup olmadığını sorduğunu söylyor. bir challenge yapacağım da doğada çıplak bir fotoğraf çekmem gerekiyor, hatta siz challenge ederseniz 100 euro bonus alacağım diyor. biz de adeta biri bizden çakmak istemişçesine sloterparkta çocuğa soyunabileceği uygun bir lokasyon aramaya başlıyoruz. çocuk da arada durup, "ŞİMDİ İKİ GÜZEL KIZ DA CHALLENGE EDİNCE GERÇEKTEN YAPACAKMIŞIM GİBİ GELİYOR......." diyor. ve akabinde challenge hakkında detaylar veriyor, "5 arkadaş kavanoza 20şer euro attık, kazanan alacak" diyor. sonrasında elçin fotoğrafı nasıl çekeceksin diye sorunca çocuk bunu hiç düşünmemiştim falan gibi cevaplar verirken arkadan bir motor geliyor. bizim piknikçi arkadaşlar beliriyor, çocuğu arkadaşımız sanıp tanışmadığımız çocukla tanışıyorlar ve piknik lokasyonu belirlemek üzerine muhhabet açıyorlar. çocuk grubun kalabalıklaşmasıyla intimidate oluyor ve erkek ratiosu artınca soyunma planı suya düşüyor ve çocuk yüzünde buruk bir gülümsemeyle yanımızdan ayrılıyor.
aradan geçen 7 saat sonra hikayedeki boşluklar beliriyor.
challenge'ı herkes yaparsa parayı nasıl bölecekler?
bizim challenge etmemiz karşısında 100 euro alacaksa, bunu nasıl ispatlayacaktı?
ve kafalarda tek bir soru, çocuk yanımızdan ayrıldıktan sonra ay gibi parlak götünü doğaya döndü mü? ve orada olsaydık, bu ana tanıklık edebilecek miydik? ya da daha kötüsü gaza gelip challenge'a ortak olup biz de soyunacak mıydık?
türkiye backgroundlu insanlar olarak biz de çantamızda baget ekmek ve köftelerle sloterpark'ta mangal yakacak bir yer arıyoruz ki bu sırada selvi boylu sarışın ve karizmatik gözlükleriyle bir dutch beyi karşıdan bizi görüp usulca yanımıza yanaşıyor. beach nerede biliyor musunuz diyor. biz de beach'in yanından yeni geçmişiz (arkadaşlar amsterdam'da ne beach'i allahaşkına, gölün yanına 30 kilo kumu yığmışlar, çocuklar gölde çimiyor. minik bir halk plajı edası). biz beach'in ne tarafta olduğunu tarif ediyoruz ve çocuk kalabalık olup olmadığını soruyor. akademik insanlar olarak 1-10 Likert scale üzerinde 6 kalabalıklığında olduğunu söylüyoruz. daha sonrasında biz merak etmememize rağmen çocuk neden plajın kalabalık olup olmadığını sorduğunu söylyor. bir challenge yapacağım da doğada çıplak bir fotoğraf çekmem gerekiyor, hatta siz challenge ederseniz 100 euro bonus alacağım diyor. biz de adeta biri bizden çakmak istemişçesine sloterparkta çocuğa soyunabileceği uygun bir lokasyon aramaya başlıyoruz. çocuk da arada durup, "ŞİMDİ İKİ GÜZEL KIZ DA CHALLENGE EDİNCE GERÇEKTEN YAPACAKMIŞIM GİBİ GELİYOR......." diyor. ve akabinde challenge hakkında detaylar veriyor, "5 arkadaş kavanoza 20şer euro attık, kazanan alacak" diyor. sonrasında elçin fotoğrafı nasıl çekeceksin diye sorunca çocuk bunu hiç düşünmemiştim falan gibi cevaplar verirken arkadan bir motor geliyor. bizim piknikçi arkadaşlar beliriyor, çocuğu arkadaşımız sanıp tanışmadığımız çocukla tanışıyorlar ve piknik lokasyonu belirlemek üzerine muhhabet açıyorlar. çocuk grubun kalabalıklaşmasıyla intimidate oluyor ve erkek ratiosu artınca soyunma planı suya düşüyor ve çocuk yüzünde buruk bir gülümsemeyle yanımızdan ayrılıyor.
aradan geçen 7 saat sonra hikayedeki boşluklar beliriyor.
challenge'ı herkes yaparsa parayı nasıl bölecekler?
bizim challenge etmemiz karşısında 100 euro alacaksa, bunu nasıl ispatlayacaktı?
ve kafalarda tek bir soru, çocuk yanımızdan ayrıldıktan sonra ay gibi parlak götünü doğaya döndü mü? ve orada olsaydık, bu ana tanıklık edebilecek miydik? ya da daha kötüsü gaza gelip challenge'a ortak olup biz de soyunacak mıydık?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
